"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “İşçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bakırköy 13. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalıya ait deri fabrikasında 1993 yılından iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiği 01.08.2011 tarihine kadar aralıksız arıtma tesisi operatörü olarak haftanın altı günü 08.00-23.00 saatleri arasında ve ayda en az iki pazar günü hafta tatili kullandırılmaksızın, dini bayramlar hariç tüm ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını, son aylık ücretinin net 1.400TL olmasına rağmen sigorta primlerinin asgari ücret üzerinden yatırıldığını, her gün ayrıca bir öğün yemek verildiğini, Ramazan Bayramında erzak yardımı yapıldığını, Karşıyaka 2. İş Mahkemesinde açtığı feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iade davasında işyerinde alt işveren olarak müvekkilini çalıştıran şirket ile davalı şirket arasındaki hukukî ilişkisinin muvazaalı olduğu, davacının davalı şirketin işçisi olduğu belirtilerek işverence yapılan feshin haklı değil ancak geçerli nedene dayandığına karar verildiğini, kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin, fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; alacakların zamanaşımına uğradığını, davacının müvekkiline ait işyerinde en son 11.05.2004 tarihinde çalışmaya başladığını, iş sözleşmesinin 01.08.2011 tarihi itibariyle işverenin diğer işçisine sataşması sebebiyle haklı ve bildirimsiz olarak feshedildiğini, asgari ücretle çalıştığını, ücrete ek olarak aylık 69,30TL yemek yardımı yapıldığını, hafta tatili kullandığını, fazla çalışması olduğu takdirde ödendiğini, yıllık izin kullandığını, kullanmadığı yıllık izin ücretleri karşılığı ödeme yapıldığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. Bakırköy 13. İş Mahkemesinin 08.06.2016 tarihli ve 2014/510 E., 2016/277 K. sayılı kararı ile; davacının davalıya ait işyerinde 10 yıl 7 ay 16 gün çalıştığı, iş sözleşmesinin işveren tarafından haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiğinin Karşıyaka 2. İş Mahkemesinin 2011/420 E. sayılı davasında verilen karar ile belirlendiğinden kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazandığı, ayda iki hafta tatilinde çalıştığı, fazla çalışma yaptığı, yıllık izinlerini kullanmadığı sabit olan davacının ulusal bayram ve genel tatil günlerinde ise çalışma iddiasını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Bakırköy 13. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 30.09.2020 tarihli ve 2016/25228 E., 2020/9887 K. sayılı kararı ile; davalının tüm, davacının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra; “…2-Mahkeme hüküm kısmında alacakların net ya da brüt olduğunu açıkça yazmamışsa da, hükmedilen miktarlara göre taleplerin net miktarlar üzerinden kabul edildiği anlaşılmıştır. Ancak davacının talebi brüt miktarlar üzerinden olup, talep doğrultusunda brüt miktarlara hükmedilmelidir.
3- Somut uyuşmazlıkta, davacı tarafça belirsiz alacak davası açılmıştır. Buna göre davacının talep ettiği alacaklardan kıdem tazminatı dışındakiler için faizin dava tarihinden itibaren işletilmesi gerekmektedir.
4-Dairemiz uygulamasında, takdiri indirim ile ilgili olarak Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde bir kurala yer verilmediğinden ve ayrıca işçinin davasını açtığı veya ıslah yoluyla dava konusunu arttırdığı aşamada Mahkemece ne miktarda indirim yapılacağı bilinemediğinden yapılan takdiri indirimlerden dolayı reddine karar verilen miktar bakımından kendisini vekille temsil ettirmiş olan davalı yararına vekalet ücretine hükmedilemeyeceği ve yargılama gideri bakımından da davacı aleyhine sonuç doğurmayacağı kabul edilmiştir.
Buna göre somut uyuşmazlıkta, hem takdiri indirim sonucu oluşan hem de brüt talep ile net tutarlar arasındaki fark miktarın, red kısım olarak dikkate alınması hatalıdır. Hükme bakıldığında reddedilen tek alacak kalemi genel tatil ücreti olup, karar tarihindeki Avukatlık asgari ücret tarifesi 13/2 maddesi de dikkate alınarak davalı lehine vekalet ücreti takdir edilmelidir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Bakırköy 13. İş Mahkemesinin 24.12.2020 tarihli ve 2020/427 E., 2020/428 K. sayılı kararı ile; belirsiz alacak davasının sürekli iş göremezlik veya destekten yoksun kalma tazminatı gibi talepler yönünden söz konusu olacağı, işçilik alacakları yönünden alacağın belirsiz olduğundan söz edilemeyeceği, bu nedenle davanın kısmi dava olarak; talep artırım dilekçesinin ise ıslah dilekçesi olarak kabulü gerektiği, hükmedilen alacaklara brüt tutarlar üzerinden hükmedilmesinin işçi aleyhine olduğu, alacağın net mi brüt mü olduğu belirtilmeden hüküm kurulmasının hükmün infazında hiçbir tereddüte neden olmayacağı, brüt miktarlar üzerinden karar verildiğinde işçinin hem kendi avukatına hem de karşı tarafın avukatına daha çok vekâlet ücreti ödemek zorunda kalacağı, net miktarlara göre işçinin eline geçecek tazminatın miktarının oldukça azalacağı, brüt miktarlar üzerinden karar verilmesinin ekonomik olarak zayıf durumdaki işçinin ekonomik durumunu daha da zora sokacağı, ayrıca davalı lehine hükmedilen vekâlet ücretinin karineye dayalı makul indirim nedeniyle reddedilen miktar üzerinden değil yasal ve hukukî olmayan brüt miktar üzerinden talepte bulunulması nedeniyle reddedilen kısım üzerinden takdir edildiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Somut olayda,
1) Davacının işçilik alacaklarına ilişkin talebinin brüt miktarlar üzerinden olması karşısında işçilik alacaklarının net miktarlar üzerinden hüküm altına alınmasının mümkün olup olmadığı;
2) Davacı tarafından davanın kısmi dava mı yoksa belirsiz alacak davası olarak mı açıldığı; buradan varılacak sonuca göre kıdem tazminatı dışında hüküm altına alınan alacaklara dava tarihinden itibaren faiz işletilmesinin gerekip gerekmediği,
3) Mahkemece karineye dayalı makul indirim yapılması nedeniyle reddedilen miktar ile brüt ve net tutarlar arasında oluşan farkın toplamının reddedilen kısım olarak değerlendirilmesi suretiyle davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmesinin hatalı olup olmadığı; buna göre de mahkemece davalı lehine hükmedilen vekâlet ücretinin doğru takdir edilip edilmediği,
Noktalarında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
A. (1) numaralı uyuşmazlık yönünden yapılan incelemede;
12. Öncelikle konuyla ilgili mevzuat hükümleri ve kavramlar üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır.
13. 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun (193 sayılı Kanun) 1. maddesinde gelirin tanımı yapılmış olup gerçek kişilerin gelirlerinin gelir vergisine tabi olduğu, gelirin ise bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarı olduğu belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 2. maddesinde ise geliri oluşturan kazanç ve iratlar sayılmış, “ücret”in de bu kazanç ve iratlar arasında olduğu açıkça vurgulanmıştır. Gelir Vergisi Kanunu’nun 3. maddesine göre Türkiye’de yerleşmiş olanlar ile resmî daire ve müesseselere veya merkezi Türkiye’de bulunan teşekkül ve teşebbüslere bağlı olup adı geçen daire, müessese, teşekkül ve teşebbüslerin işleri dolayısıyla yabancı memlekette oturup bulundukları memlekette elde ettikleri kazanç ve iratları dolayısıyla gelir vergisine veya benzeri bir vergiye tabi tutulmamış Türk vatandaşlarının Türkiye içinde ve dışında elde ettikleri kazanç ve iratların tamamı üzerinden vergilendirilecekleri belirtilerek tam vergi mükellefi tarif edilmiştir.
14. Bununla birlikte 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 8. maddesinde mükellefin, vergi kanunlarına göre kendisine vergi borcu terettübeden gerçek veya tüzel kişiler olduğu; vergi sorumlusunun ise verginin ödenmesi bakımından alacaklı vergi dairesine karşı muhatap olan kişi olduğu, bu Kanun’un müteakip maddelerinde geçen “mükellef” tabirinin, vergi sorumlularına da şamil bulunduğu belirtilmiştir. Bu düzenlemeler karşısında vergi mükellefinin işçi, vergi sorumlusunun ise işveren olduğu tartışmasızdır.
15. 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 61. maddesinde ücret, işverene tabi belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatler şeklinde tanımlanmış olup ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olmasının veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunmasının onun mahiyetini değiştirmeyeceği hükme bağlanmıştır.
16. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 32. maddesinin 1. fıkrasında ise ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar olarak tanımlanmıştır.
17. İş hukukundaki ücret tanımı ile vergi hukukundaki ücret tanımı mukayese edildiğinde; vergi hukukundaki tanımın çok daha geniş kapsamlı olduğu görülecektir. Zira vergi hukukunda, hizmet karşılığı olarak yapılan nakden ödemeler yanında işverence sağlanan her türlü menfaat de ücret kapsamında değerlendirilmektedir (Ekin, Ali/Topçu, Melis: İş Alacakları Açısından Gelir Vergisi ve Yasal Kesintiler, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, S. 8, Aralık 2016, s. 117).
18. Kural olarak 4857 sayılı İş Kanunu kapsamındaki işçiler, gerçek usulde vergilendirilirler. Bununla birlikte ücretlerin tamamının gerçek usulde vergilendirilmesi her zaman mümkün olmadığından "Diğer ücretler" başlıklı 193 sayılı Kanun'un 64. maddesinde bu maddede yazılı olduğu şekilde vergilendirilecek kişiler sayılmıştır.
19. Gerçek usulde matrah saptanırken işçinin normal gayrisafi aylık ücretinin yanı sıra para veya para ile ifade edilmesi mümkün bulunan kanun, iş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan menfaatler, hafta tatili ücreti, fazla çalışma ücreti ile ihbar tazminatı, prim ve ikramiyeler de gayrisafi ücret kapsamında değerlendirilir. Bu nedenle Kanun kapsamında işveren tarafından işçiye sağlanan her türlü menfaat, ücret olarak kabul edilirken sağlık sigortası, sendika aidatları, engelli indirimi gibi çok sayıda ödeme, gelir vergisi matrahının tespitinde indirim konusu yapılabilir. Ayrıca gerçek usulde vergilendirilen işçiler asgari geçim indiriminden de faydalanır. İşverenler tarafından işçilerin ücret gelirlerinden kesilen ve gelir vergisinden mahsup edilen asgari geçim indirimi tutarının, o ayki ücretiyle birlikte işçiye nakden ödenmesi gerekir (Ekin/Topçu, s. 118).
20. Gerçek usulde işçi ücreti vergilendirilirken ücretin safi tutarı, kaynakta kesintiye tâbi tutulacak olup kesintiyi de işveren yapacaktır. Bu husus Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir: "Kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya zırai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçiler aşağıdaki bentlerde sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecburdurlar".
21. Yapılacak vergi kesintisi 193 sayılı Kanun’un 103. maddesinde belirtilen artan oranlı tarifeye göre belirlenecektir. İşçinin elde ettiği ücret üzerinden gelir vergisi kesintisi dışında ayrıca 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 80. maddesi uyarınca sosyal sigorta primi, işsizlik sigortası primi ve damga vergisi kesintisi de yapılmalıdır. Dolayısıyla bu kesintilerden herhangi birinin yapılmaması hâlinde belirlenecek net tutar hatalı olacaktır.
22. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 11. maddesine göre yaptıkları veya yapacakları ödemelerden vergi kesmeye mecbur olanlar yani işverenler, verginin tam olarak kesilip ödenmesinden ve bununla ilgili diğer ödevleri yerine getirmekten sorumludurlar. Yine işçilik alacaklarının mahkeme kararı ile hüküm altına alınıp icra baskısı olmadan işverence ödenmesi hâlinde işverenin sorumluluğu devam edecektir. Buna karşın hüküm altına alınan alacakların işverence ödenmemesi nedeniyle icra takibi başlatılarak ödemenin bu yolla yapılması durumunda icra dairesi vergi sorumlusu olacaktır.
23. İş sözleşmesine tabi olarak çalışan işçinin, iş görme edimi karşılığı olarak elde ettiği bazı gelirleri Gelir Vergisi Kanunu ya da diğer bazı kanunlar ile istisna kapsamında tutulmuştur. Bu istisnalar ücretten olabileceği gibi tazminat ve yardımlar yönünden de mümkündür. Kıdem tazminatının da gelir vergisinden müstesna tutulacağı belirtilmiştir. Aynı şekilde kıdem tazminatından sosyal sigorta ve işsizlik sigortası prim kesintisi yapılması mümkün olmayıp sadece damga vergisi kesintisi yapılacaktır.
24. İhbar tazminatı hesaplanırken brüt ücret üzerinden yapılan hesaplamadan gelir ve damga vergisi kesintisi yapılacak ancak 5510 sayılı Kanun’un 80. maddesi uyarınca sosyal sigorta ve işsizlik sigorta prim kesintileri yapılamayacaktır.
25. Diğer işçilik alacaklarının (fazla çalışma, genel tatil, hafta tatili vs.) ise gelir ve damga vergisi kesintisi ile sosyal sigorta ve işsizlik sigortası prim kesintileri yapılarak hesaplanması gerekmektedir.
26. İşçinin ücretinin tespiti ve vergilendirilmesi yukarıda açıklanmış olup, dava dilekçesindeki talep ile bağlılık ve hükmün kapsamı üzerinde de durulması uygun olacaktır.
27. Gelinen bu noktada taleple bağlılık ilkesi ve hükmün kapsamına değinilmelidir.
28. Medeni yargılama hukukuna hâkim olan ilkelerin bir bölümü 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı HMK/HMK) 24 ilâ 33. maddeleri arasında düzenlenmiş olup bu ilkelerden tasarruf ilkesinin özel bir görünümü olan taleple bağlılık ilkesi; hâkimin, tarafların talep sonuçlarıyla bağlı olduğu, ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremeyeceği anlamına gelmektedir. Nitekim HMK'nın 26. maddesinde;
"(1) Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.
(2) Hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümleri saklıdır." şeklinde taleple bağlılık ilkesi hüküm altına alınmıştır.
29. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 119. maddesinde davacının “açık bir şekilde talep sonucu”nu dava dilekçesinde göstermesi gerektiği belirtilmiştir.
30. Yine HMK'nın 294. maddesinin 1. fıkrasına göre mahkeme, usule veya esasa ilişkin bir nihai kararla davayı sona erdirir. Yargılama sonunda uyuşmazlığın esası hakkında verilen nihai karar, hükümdür.
31. Hükmün kapsamı ise HMK’nın 297. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre;
“(1) Hüküm “Türk Milleti Adına” verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar:
a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini.
b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini.
c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri.
ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini.
d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını.
e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi.
(2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir”.
32. Hüküm sonucu veya kısa karar olarak da ifade edilen hüküm fıkrası, kararın en önemli bölümüdür. Öğretide hüküm fıkrasının, kararın vücut bulmuş hâli olduğu; kararın kalbi ve özü niteliğinde bulunduğu ifade edilmektedir.
33. Davacının dava dilekçesinde belirttiği tüm talepleri mahkemece hüküm fıkrasında ayrı ayrı sıra numarası altında gösterilmek suretiyle her biri hakkında karar verilmelidir. Mahkemece verilen hüküm fıkrasının açık ve icra edilebilir olması da gereklidir. Aksi hâlde hukukî belirlilik gereği açık ve infaz kabiliyeti bulunması gereken hüküm fıkrasının özellikle icrası sırasında şüphe veya tereddütler doğmasına ve hükmün icra edilememesi gibi durumlarla karşılaşılır.
34. Kural olarak işçilik alacakları brüt olarak hüküm altına alınmalıdır. Ancak davacının alacaklarını net miktarlar üzerinden talep etmesi hâlinde hüküm fıkrasında talep dikkate alınarak alacaklara net olarak hükmedilmelidir.
35. Hukuk Genel Kurulunun 29.04.2021 tarihli ve 2017/9-2116 E., 2021/536 K.; 30.03.2021 tarihli ve 2020/9-235 E., 2021/375 K.; 14.11.2019 tarihli ve 2017/9-1782 E., 2019/1185 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir.
36. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, davacı dava dilekçesinde açıkça işçilik alacaklarının brüt tutarlar üzerinden hüküm altına alınmasını talep etmiştir. Ayrıca bilirkişi raporuna itiraz dilekçesinde de taleplerinin brüt olmasına rağmen net tutarlar üzerinden hesap yapılmasının hatalı olduğunu ileri sürmüş ve 25.04.2016 tarihli ıslah dilekçesinde de işçilik alacaklarını brüt tutarlar üzerinden ıslah etmiş, ıslah harcını da buna göre yatırmıştır. Bu nedenle taleple bağlılık ilkesi gereği davacının talebi doğrultusunda işçilik alacaklarının brüt tutarlar üzerinden belirlenerek hüküm altına alınması gerekmektedir.
37. Öte yandan ister brüt, ister net tutarlar talep edilsin her iki durumda da hüküm altına alınan alacakların net mi yoksa brüt mü olduğunun hüküm fıkrasında açıkça gösterilmesi zorunludur.
38. Aksi hâlde hüküm altına alınan işçilik alacaklarının hesaplanması sırasında gerekli vergi kesintilerinin ve diğer hususların doğru uygulanıp uygulanmadığı, başka bir deyişle hükme esas alınan bilirkişi raporunda tespit edilen net miktarların doğru belirlenip belirlenmediğinin temyiz mercii olan Yargıtay tarafından denetimi de mümkün olmayacaktır. Bu itibarla mahkemece hüküm altına alınan alacakların net ya da brüt olduğu da hüküm fıkrasında açıkça yazılmalıdır.
39. Sonuç olarak; somut olayda davacının talebi ile bağlı kalınarak mahkemece işçilik alacakları brüt tutarlar üzerinden hüküm altına alınmalı ve hüküm fıkrasında da alacaklara brüt miktarlar üzerinden hükmedildiği açıkça yazılmalıdır. Aksi durum HMK’nın 26. ve 297. maddelerine aykırılık teşkil etmektedir.
40. Hâl böyle olunca, direnme kararı Özel Daire bozma kararında belirtilen ve yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmalıdır.
B. (2) numaralı uyuşmazlık yönünden yapılan incelemede;
41. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “belirsiz alacak davası” ve “kısmî dava” ile ilgili açıklama yapılmasında yarar vardır.
42. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun/HMK) 107. maddesiyle mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.
43. 6100 sayılı Kanun'un 107. maddesi;
"1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukukî ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
2-Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukukî yararın var olduğu kabul edilir." şeklinde düzenlenmiş olup 28.07.2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un (7251 sayılı Kanun) 7. maddesi ile ikinci fıkra değiştirilmiş, üçüncü fıkra ise yürürlükten kaldırılmıştır.
44. 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 7. maddesiyle değişik HMK’nın 107. maddesi; “(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir
(2) (Değişik:22/7/2020-7251/7 md.) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır.
(3) (Mülga:22/7/2020-7251/7 md.)” şeklindedir.
45. Hükümet tasarısında yer almayan belirsiz alacak davasını düzenleyen 107. madde Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır.
46. Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır.
47. Alacağın yalnızca bir bölümü için açılan davaya ise kısmi dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukukî ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen alacağın bir kesimi için açılan davaya kısmi dava denir.
48. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte olan HMK’nın 109. maddesi “Kısmî dava” başlığı ile;
“1- Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir.
2-Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz.
3-Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hali dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez.” şeklindeki hüküm ile düzenlenmiştir.
49. Daha sonra 11.04.2015 tarihli ve 29323 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 4. maddesi ile 2. fıkra yürürlükten kaldırılmıştır.
50. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu anlaşılıyor ve istem bölümünde "fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” şeklinde bir ifadeye yer verilmiş ise bu husus, davanın kısmî dava olarak kabulü için yeterli sayılmaktadır (Hukuk Genel Kurulunun 02.04.2003 tarihli ve 2003/4-260 E., 2003/271 K. sayılı kararı; Pekcanıtez, Hakan: Medeni Usul Hukuku, C. II, 15. baskı, İstanbul 2017, s. 1000).
51. Nitekim aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulunun 16.05.2019 tarihli ve 2016/22-1166 E., 2019/576 K., 07.07.2021 tarihli ve 2021/(22)9-485 E., 2021/971 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.
52. Açılan davanın kısmi dava mı yoksa belirsiz alacak davası mı olduğunun belirlenmesi talep edilen işçilik alacaklarına işletilecek faizin hangi tarihten itibaren başlatılacağı konusunda önemlidir.
53. Belirsiz alacak davasında, davalı daha önceden temerrüde düşürülmediyse faiz başlangıcı alacağın tamamı için dava tarihi iken, kısmi davada dava edilen alacak miktarı için dava tarihinden, ıslah yolu ile davaya dâhil olunan kısım için ise ıslah tarihinden itibaren faize karar verilmelidir.
54. Açıklanan bu maddi ve hukukî olgular ışığında iddianın ileri sürülüş biçimi açısından somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekili tarafından dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda arttırılmak kaydıyla dava açıldığı belirtilmekle birlikte açıkça davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı ileri sürülmemiştir. Nitekim davacı vekili 25.04.2016 tarihli ıslah dilekçesinde de davayı ıslah ettiklerini ifade etmiştir.
55. Bu itibarla, davacı vekilince açılan dava taleple bağlılık ilkesi de dikkate alındığında kısmi dava olmakla kıdem tazminatı hariç talep edilen alacakların dava ile istenen miktarlar için dava tarihinden, ıslah yolu ile davaya dâhil olunan kısımlar için ise ıslah tarihinden itibaren faiz işletilmesi gerektiği açıktır.
56. Hâl böyle olunca açıklanan değişik gerekçe ile direnme kararı yerindedir.
57. Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre diğer temyiz itirazları incelenmediğinden bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
C. (3) numaralı uyuşmazlık yönünden yapılan incelemede;
58. Gerek mülga 1475 sayılı İş Kanunu, gerekse hâlen yürürlükte bulunan 4857 sayılı İş Kanunu’nda fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil alacaklarının ispatı ile ilgili olarak özel bir hüküm bulunmamaktadır.
59. Öte yandan, fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil alacaklarından indirim yapılması konusunda da yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu uygulama Yargıtayın yerleşik içtihatları ile benimsenmiştir. Yargıtay kararlarında istikrarlı olarak işçinin uzun süre aynı şekilde çalışmasının hayatın olağan akışına aykırı olacağı, işçinin izinli, mazeretli ve tatil günlerinde dinlenme hakkını kullanmadan yıllarca sürekli çalıştığının düşünülemeyeceği göz önüne alınarak hüküm altına alınan fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil alacaklarından dosya içeriğine uygun bir indirim yapılması gerektiği kabul edilmiştir.
60. İşçinin, ulusal bayram ve genel tatil günleri, yıllık izinli, mazeret izinli vs. sebeple çalışamadığı günler yılın yaklaşık olarak 1/3’üne tekabül ettiğinden kural olarak yapılacak indirimde bu oranın esas alınması isabetli olacaktır. Ancak işçinin hesaplanan fazla çalışma ve tatil çalışmalarında yıllık izin, mazeret izni ve tatil günleri dikkate alınmış ise indirimin daha az oranda yapılması gerekecektir.
61. Açıklanan nedenlerle belirtilen alacaklardan yapılacak indirimin “hakkaniyet indirimi” ya da “takdiri indirim” olarak nitelendirilmesi doğru olmayacaktır. İndirim, işçinin yılın belli dönemlerinde çalışmadığı karinesine dayalı olduğundan “karineye dayalı makul bir indirim” ifadesinin kullanılmasının daha doğru olacağı sonucuna varılmıştır.
62. O hâlde fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil çalışmalarının yazılı belgelere, işveren kayıtlarına veya kesin delillere değil tanık anlatımına dayalı olması durumunda mahkemece, indirimi öngören bir yasal düzenleme olmasa da işçinin uzun süre her gün fazla çalıştırıldığına ilişkin kabulün hayatın olağan akışına ve insan doğasına uygun düşmeyeceği, yaşam tecrübelerine göre hiç hastalanmadan veya evlenme, doğum, ölüm, özel işleri gibi mazereti çıkmadan yıllarca sürekli çalıştığının kabul edilemeyeceği, işyerindeki üretim faaliyeti ve işçinin üstlendiği işin niteliği dikkate alınmadan sürekli iş gördürüldüğünün varsayılamayacağı; işçinin ara dinlenmesi, hafta tatili, yıllık izin, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde hiç dinlenme hakkını kullanmadan çalıştığının düşünülemeyeceği karinesi göz önünde tutularak, hesaplanan tatil ve fazla çalışma alacaklarından makul bir indirim yapılması gerekmektedir.
63. Ancak, fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinden karineye dayalı makul indirime gidilmesi sebebiyle reddine karar verilen miktar bakımından, kendisini vekille temsil ettiren davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilemez. Zira, bu ücretlerden karineye dayalı indirim sonucu davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi hakkaniyete aykırı sonuçlara sebep olduğundan ve konuyla ilgili olarak Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde de herhangi bir kurala yer verilmediğinden, indirim nedeniyle reddine karar verilen miktar bakımından, kendisini vekille temsil ettiren davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilmeyeceği açıktır.
64. Zira, HMK’nın 326. maddesinin 2. fıkrası “Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır.” şeklinde düzenlemeye yer verirken direnme karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 13. maddesinin 1. fıkrasında “Bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde gösterilen hukuki yardımların konusu para veya para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık ücreti, davanın görüldüğü mahkeme için bu Tarifenin ikinci kısmında belirtilen maktu ücretlerin altında kalmamak kaydıyla (7 nci maddenin ikinci fıkrası, 10 uncu maddenin üçüncü fıkrası ile 12 nci maddenin birinci fıkrası, 16 ncı maddenin ikinci fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla) bu Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir.” düzenlemesi ile karineye dayalı makul indirim nedeniyle değil de ispatlanamaması sebebiyle reddedilen alacaklar yönünden davalı yararına avukatlık ücretine hükmedileceği öngörülmektedir.
65. Yukarıdaki bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının kıdem ve ihbar tazminatları ile fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti ve yıllık izin alacaklarını talep ettiği eldeki davada talep konusu fazla çalışma ile hafta tatili alacaklarının tanık beyanları dikkate alınarak hesaplanıp hüküm altına alındığı, bu nedenle de bu alacaklardan mahkemece karineye dayalı indirim yapıldığı anlaşılmaktadır. Öte yandan davacının ispatlanamayan ulusal bayram ve genel tatil ücret alacağının ise reddine karar verildiği görülmektedir.
66. Ayrıca davacının ıslah dilekçesinde belirttiği işçilik alacaklarının karineye dayalı indirim miktarının altında mahkemece hüküm altına alındığı görülmüşse de, bu durum davacının talebi ile bağlı kalınmaksızın net miktarların hüküm altına alınmasından kaynaklanmakta olup bu şekilde talep dışına çıkılarak brüt tutarlar yerine net miktarların hüküm altına alınması, buna bağlı olarak da aradaki fark miktarı da dikkate alınarak davalı yararına vekâlet ücretine hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
67. O hâlde mahkemece sadece ispatlanamadığından reddedilen ulusal bayram ve genel tatil alacak miktarı gözetilerek davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmelidir.
68. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
69. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
(1) numaralı uyuşmazlık yönünden davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen ve yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı BOZULMASINA (III-A),
(2) numaralı uyuşmazlık yönünden direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı uygun bulunduğundan davacı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE (III-B),
(3) numaralı uyuşmazlık yönünden davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen gerekçe ve nedenlerden dolayı BOZULMASINA (III-C),
Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 22.11.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.