"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen “itirazın iptali ve rücuan alacak” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen asıl davanın kabulüne ilişkin karar asıl ve birleşen davada davalı vekili tarafından, birleşen davanın reddine ilişkin karar ise birleşen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı birleşen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Asıl Davada Davacı İstemi:
4.1. Davacı Hakan Aras vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı şirketin dava dışı bankaya olan borcuna karşılık İstanbul’da bulunan 92/4000 arsa paylı dubleks meskeninin üzerine 1. dereceden 1. sırada ipotek konulmasına muvafakat ederek kefil olduğunu, davalı şirketin borcunu ödeyememesi nedeniyle müvekkilinin evini satarak kefil olduğu borcu ödemek zorunda kaldığını, davalı şirketin 21.11.2012 tarihinde eski hissedarlarından şirketi devraldığını, yapılan protokolde devralan dava dışı Necat Aydın’ın eski şirket ortakları ile birlikte düzenledikleri pay satın alma protokolünde kefaletleri ödeyeceğini taahhüt ettiğini, ancak bu taahhüde uyulmadığı gibi talebe rağmen alacak ödenmediğinden İstanbul 34. İcra Müdürlüğünün 2013/16510 E. sayılı dosyasında müvekkilinin kefalete dayalı olarak yaptığı ödemeden dolayı rücu hakkını kullandığını, davalının borca haksız itiraz ettiğini ve takibin durduğunu ileri sürerek itirazın iptaline, takibin devamına ve davalı şirketin haksız itirazı nedeniyle alacağın %20’sinden aşağı olmamak üzere icra inkâr tazminatıyla sorumlu tutulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Asıl Davada Davalı Cevabı:
4.2. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkili şirketin asıl borçlu konumunda olduğu genel kredi sözleşmesinde davacıların kefil olduğunu ve aynı borç için müşterek malik oldukları taşınmaz üzerinde dava dışı banka lehine ipotek tesis edildiğini, genel kredi sözleşmesinden doğan borcun ödenmemesi üzerine, davacıların hisseli taşınmazlarını 07.05.2012 tarihinde satarak satış bedelinin 357.500TL'lik kısmı ile müvekkili şirketin kredi borcunu kapattıklarını, davacı şirket ortağının 21.11.2012 tarihinde şirketteki hissesini devrettiğini, yapılan devir protokolünün devir sırasında devam eden kefaletleri kapsadığını, davacının protokol tarihinden önce yaptığı ödemeyi protokol kapsamında talep edemeyeceğini, şirketteki hissesini devretmiş olan davacı şirket ortağının ortağı olduğu şirket adına kredi borcunu ödediğini belirterek asıl davanın reddini savunmuştur.
Birleşen Davada Davacı İstemi:
5.1. Davacı ... vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin ortağı olduğu davalı şirket ile dava dışı banka arasında imzalanan kredi sözleşmesinin kefili olduğunu, ayrıca aynı borç için müvekkilinin Hakan Aras ile birlikte müşterek malik oldukları taşınmazdaki hissesini davalı şirket lehine ipotek verdiklerini, kredi borcunun ödenmemesi üzerine ipotek verilen hisseli taşınmazın satılarak davalı şirketin kredi borcunun ödendiğini ve ipoteğin fek edildiğini ve müvekkilinin şirketteki hissesini devrettiğini ileri sürerek, davalı şirket adına ödenen borcun 1/2'sine isabet eden 178.750TL'nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Birleşen Davada Davalı Cevabı:
5.2. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilin asıl borçlu konumunda olduğu genel kredi sözleşmesinde davacıların kefil olduğunu ve aynı borç için müşterek malik oldukları taşınmaz üzerinde dava dışı banka lehine ipotek tesis edildiğini, genel kredi sözleşmesinden doğan borcun ödenmemesi üzerine, davacıların hisseli taşınmazlarını 07.05.2012 tarihinde satarak satış bedelinin 357.500TL'lik kısmı ile müvekkili şirketin kredi borcunu kapattıklarını, davacı şirket ortağının 21.11.2012 tarihinde şirketteki hissesini devrettiğini, yapılan devir protokolünün devir sırasında devam eden kefaletleri kapsadığını, davacının protokol tarihinden önce yaptığı ödemeyi protokol kapsamında talep edemeyeceğini, şirketteki hissesini devretmiş olan davacı şirket ortağının ortağı olduğu şirket adına kredi borcunu ödediğini belirterek birleşen davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesinin 26.05.2015 tarihli ve 2014/416 E., 2015/357 K. sayılı kararı ile; davacıların davalı şirketin imzaladığı kredi sözleşmesinin kefili olup 1/2 hisseyle malik oldukları taşınmazda davalı şirket lehine ipotek tesis ettiklerini, davacı ...'ın aynı zamanda şirket ortağı olduğu, davacıların davalı şirketin kullandığı 350.000TL'lik kredinin 07.05.2012 tarihinde faiziyle birlikte 357.460,25TL olarak davacı ortağın hissesini devretmesinden önce kapatıldığı, hisse devrine ilişkin yapılan protokolde hisse devrinden önce kefaleten yapılmış ödemelerin davalı şirket tarafından ödeneceği yönünde açık hüküm olmadığı, bu nedenle davacı şirket ortağı ...'ın protokole dayanarak yaptığı ödemenin tahsilini isteyemeyeceği; davacı Hakan Aras'ın ise davalı şirketin ortağı olmadığı pay devrine ilişkin protokolün davacıyı bağlamayacağı, hissedarı olduğu taşınmazın satışı suretiyle kredi borcu ödendiğinden şirket adına kefaleten yaptığı ödemeyi şirketten talep edebileceği gerekçesiyle asıl davanın kabulüne; birleşen davanın ise reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davada davalı vekili, birleşen davada davacı vekili temyiz isteminde bulunulmuştur.
8. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesinin 04.05.2016 tarihli ve 2015/17180 E., 2016/8233 K. sayılı kararı ile;
“… 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, asıl ve birleşen dosya davalısı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2- Davacı ... vekilinin temyizine gelince, borçlu davalı ile banka arasında imzalanan kredi sözleşmesini davacı Mithat Aras kefil sıfatıyla imzalamış ve kredi borcunu kefalet sorumluluğu çerçevesinde ödemiştir. Davacı Mithat Aras'ın şirket ortaklığından ayrılmış olması kefaleten ödemiş olduğu şirket borcunu asıl borçludan talep etmesine engel değildir. Bu durumda davacı Mithat Aras yönünden de davalının kabulü gerekirken delil takdirinde hataya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir,…” gerekçesiyle birleşen dava davacı yararına karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesinin 16.05.2017 tarihli ve 2017/269 E., 2017/427 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, her ne kadar birleşen dava yönünden davacı şirket ortağının ortaklıktan ayrılmış olmasının kefalete istinaden ödediği borcu şirkete rücu etmesine engel teşkil etmeyeceği gerekçesine istinaden mahkeme hükmü bozulmuş ise de Özel Dairece taraflar arasında düzenlenen protokolün değerlendirilmediği, belirtilen protokol gereğince dava konusu borcun davalı şirkete yansıtılamayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde birleşen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mahkemece asıl davaya ilişkin olarak verilen kararın kesinleştiği hususu ile kredi borcunun birleşen davada davacı ...’ın davalı şirketteki hissesini devrinden önce kapatıldığı, hisse devrine ilişkin yapılan protokolde ise hisse devrinden önce kefaleten yapılmış ödemelerin davalı şirket tarafından ödeneceği yönünde açık hüküm olmadığı gözetildiğinde, birleşen dava bakımından davacı ...’ın şirket ortaklığından ayrılmış olmasının kefaleten ödemiş olduğu şirket borcunu asıl borçludan talep etmesine engel teşkil edip etmeyeceği, taraflar arasında düzenlenen protokol gereğince dava konusu borcun davalı şirkete yansıtılıp yansıtılamayacağı, buradan varılacak sonuca göre birleşen davanın kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır.
13. Kefalet sözleşmesi, somut olaya uygulanması gereken 818 Sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK) 483. ilâ 503. maddeleri (6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 581. ilâ 603. maddeleri) arasında düzenlenmiştir.
14. Kefalet sözleşmesiyle kefil, asıl borçlunun borcunu ödememesi durumda, söz konusu borçtan şahsen sorumlu olacağını taahhüt etmektedir (Aral, Fahrettin: Borçlar Hukuku -Özel Borç İlişkileri, 7. b., Ankara 2007, s. 437). Daha yalın bir anlatımla bu sözleşme ile kefil, borçlunun asıl borcu ifa edememesi riskini üzerine alır (Özen, Burak: Kefalet Sözleşmesi, İstanbul 2008, s. 6.; atıf yapan; Karakılıçarslan, Seda: Kefilin Sorumluluğunun Kapsamı, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XIII, 2009, Sa. 1-2, s. 43).
15. Kefalet BK'nın 483. maddesinde; “Kefalet, bir akittir ki onunla bir kimse, borçlunun akdettiği borcun edasını temin etmeği alacaklıya karşı taahhüt eder.” şeklinde tanımlanmıştır.
16. Kefaletin türleri ise BK’nın 486 vd. maddelerinde düzenlenmiş ve uyuşmazlık konusu müteselsil kefaletle ilgili olarak da 487. maddesi; “Kefil, borçlu ile beraber müteselsil kefil ve müşterek müteselsil borçlu sıfatı ile veya bu gibi diğer bir sıfatla borcun ifasını deruhde etmiş ise alacaklı asıl borçluya müracaat ve rehinleri nakde tahvil ettirmeden evvel kefil aleyhinde takibat icra edebilir” hükmünü içermektedir.
17. Ayrıca, BK'nın 484. maddesi gereğince kefalet sözleşmesinin geçerliliği yazılı şekilde yapılmasına ve kefilin bu sözleşmede sorumlu olacağı miktarın gösterilmesine bağlıdır. 6098 sayılı TBK'nın 583/1. maddesi gereğince ise kefalet sözleşmesinin geçerliliği yazılı şekilde yapılmasına ve ayrıca kefilin sorumlu olduğu azami miktar ile kefalet tarihinin kefilin kendi el yazısıyla yazılmasına bağlı olacağı düzenlenmiştir.
18. Öte yandan, BK'nın 497. (TBK m. 591) maddesi gereğince kefalet sözleşmesinde kefil, borçluya ait bütün def'ileri alacaklıya karşı ileri sürebilme hakkına sahip olduğu gibi, kefil kefaletten doğan borcunu ödedikten sonra ödeme nispetinde alacaklının haklarına halef olup, asıl borçluya rücu edebileceğini düzenleyen “Alacaklının Haklarına Halefiyet” başlıklı BK'nın 496. (TBK m. 596) maddesi;
“Kefil eda ettiği şey nisbetinde alacaklının haklarında, ona halef olur. Bu halefiyet kaidesinden evvelce feragat etmek caiz değildir. Şu kadar ki kefil ile borçlu beynindeki hukuki münasebetlerden mütevellit dava ve defi hakları mahfuzdur” hükmünü taşımaktadır.
19. Bu düzenlemeye göre kefil alacaklıya ifada bulunduğu ölçüde onun haklarına halef olacaktır. Kefilin alacaklıya ifada bulunmasıyla kefalet borcu sona ermekle birlikte kefil alacaklı yerine geçerek borçluyu takip etme imkânı kazanmaktadır. Bu nedenle kanun koyucu kefilin himayesi amacıyla alacaklının asıl borç ilişkisinde sahip olduğu haklara halef olmasını ve bu şekilde asıl borçluya rücu edebilmesini öngörmüştür. Bu kapsamda kefilin alacaklıya halef olmasının amacını, asıl borçluya rücu hakkı oluşturmaktadır. Kefilin alacaklının haklarına halef olması, bütün kefalet sözleşmeleri için mevcuttur. Bu doğrultuda müteselsil kefil de alacaklıya yaptığı ifa oranında alacaklının haklarına halef olacaktır (Acar, Özlem: Türk Borçlar Hukukunda Müteselsil Kefalet Sözleşmesi, T.C. İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Şubat 2014, s. 300).
20. Kefilin alacaklının haklarına halef olması kanundan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle kefilin alacaklının haklarına sahip olması kendiliğinden gerçekleşmektedir. Halefiyetin söz konusu olabilmesi için alacaklının rızası gerekmemektedir.
21. Eş söyleyişle yukarıda belirtilen hükme göre, kefil alacaklıya ifada bulunarak alacaklının haklarına halef olmaktadır. Kefilin alacaklıya yaptığı ifa asıl borcun sona ermesine sebep olmamaktadır. Bu kapsamda kefil de yaptığı ifayı asıl borçludan talep edebilmektedir. Kefilin, asıl borçludan yaptığı ifayı talep edebilmesi ise rücu hakkına dayanmaktadır.
22. Kefilin kefil olma sebebini asıl borçlu ile arasındaki hukukî ilişki oluşturmaktadır. Kefil ve asıl borçlu arasında vekâlet sözleşmesi olması ve kefilin asıl borçlunun vekili olarak hareket etmesi mümkündür. Böyle bir durumda kefil isterse asıl borçlu ile arasındaki iç ilişkiye dayanarak da yaptığı ödemeyi borçluya rücu etme imkânına sahip olacaktır. Bunun gibi aralarındaki iç ilişkinin vekâletsiz iş görme olarak nitelendirilmesi ve kefilin buna dayanarak borçluya rücu etmesi de mümkündür. Bir diğer olasılık olarak iç ilişkinin vekâlet ya da vekâletsiz iş görme olarak kabul edilememesi hâlinde kefil asıl borçludan sebepsiz zenginleşme hükümleri doğrultusunda da talepte bulunabilecektir (Reisoğlu, Seza: Kefilin Rücuu İle İlgili Meseleler, Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi, C. 1, S. 4, Y. 1962, s. 466). Söz konusu sebeplere dayanarak kefil borçludan talepte bulunabilmekle birlikte kanun koyucu kefil ve asıl borçlu arasında hiçbir ilişki bulunmaması ihtimalini de göz önüne alarak kefile yasal rücu hakkı tanımıştır. Bu kapsamda kefil kanunî halefiyete dayanan rücu hakkına başvurabileceği gibi borçluyla arasındaki iç ilişkiden doğan rücu hakkına da dayanabilecektir (Reisoğlu, Seza: Türk Kefalet Hukuku, Ankara 2013, s. 270).
23. Nihayet BK'nın 492. (TBK m. 598/1) maddesi gereğince kefalet sözleşmesinde kefilin sorumluluğu asıl borcun geçerli oluşuna ve devamına bağlıdır.
24. Bu noktada taşınmaz rehninin bir çeşidi olan ipoteğe değinmek gerekirse, ipotek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 881 ilâ 897. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Söz konusu maddelerde ipoteğin tanımı yapılmaksızın, ipoteğin amacı ve niteliği (m. 881), kurulması ve sona ermesi (m. 882-887), hükümleri (m. 888-891) ve kanuni ipotek hakları (m. 892-897) ile ilgili hususlar ele alınmıştır.
25. Doktrinde ipotek kavramı, kişisel bir alacağı güvence altına alma amacını güden, kıymetli evraka bağlı olmayan ve bir taşınmazın değerinden alacaklının alacağını elde etmesi olanağını sağlayan sınırlı ayni hak olarak tanımlanmaktadır (Akipek, Jale G./Akıntürk, Turgut: Eşya Hukuku, 2009, s. 786; Gürsoy, Kemal/Eren, Fikret/Cansel, Erol: Türk Eşya Hukuku, 1984, s. 1032).
26. Türk Medeni Kanunu’nun 851. maddesine göre miktarı belli olmayan ya da henüz doğmamış bir alacağın ipotekle teminat altına alınması hâlinde, alacağın miktarı henüz bilinmediğinden ipotekte belirlilik ilkesi gereğince ipotekli taşınmazın azami miktarı için teminat teşkil edeceğini alacaklının bütün istemlerini karşılayacak şekilde taraflarca kararlaştırılması ve bu miktarın rehin yükü olarak tapu kütüğüne tescil edilmesi gerekir (Tunç Yücel, Müjgan; Banka Alacaklarının İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yolu ile Takibi, İstanbul 2010 s. 164, dn. 69). Üst sınır ipoteğinde taraflarca kararlaştırılan ve tapu kütüğüne tescil edilen yük miktarı ipotekli alacaklının tüm alacak kalemleri için bir üst sınır teşkil eder. Bu miktar sırf ana para alacağı değildir. Taşınmaz satış bedeli tüm alacak kalemlerini karşılasa dahi, üst sınırı aşan bu alacakların satış bedelinden karşılanması mümkün olmaz. Bu alacak kalemleri ipotek teminatı dışında kalan alacak olarak ancak genel haciz yolu ya da iflâs yolu ile takip edilebilir (Tunç Yücel Müjgan, s. 165).
27. Türk Medeni Kanunu’nun 851. maddesindeki düzenlemeden de anlaşıldığı üzere ipotek, güvence altına alınması düşünülen alacağın miktarının belirli olup olmamasına göre iki şekilde kurulabilir. Buna göre, ipotekle güvence altına alınması düşünülen alacağın miktarı belirli ise anapara ipoteği, belirli değilse üst sınır ipoteği kurulur.
28. Üst sınır (limit) ipoteğinde üst sınır çerçevesinde tescil edilen ipotek, tescil edildiği tarihte mevcut ve miktarı belli olan bir alacağa dayanmamaktadır. Bu nedenle bu ipotek maddi bünyeden yoksun, biçimsel bir ipotek niteliği taşımaktadır. İleride alacak doğup miktarı belli olduğunda başlangıçta şekli bir karakter taşıyan üst sınır ipoteğini, gerçekleşen alacak tutarı ile sınırlı tutarak maddi içeriğe kavuşacaktır. Bu hâlde ipoteğin fer’îlik niteliği tam anlamı ile gerçekleşmiş olur (Altay, Sümer/Eskiocak, Ali: Türk Medeni Hukukunda Taşınmaz Rehni, İstanbul 2007 s. 82; Oğuzman, Kemal/ Seliçi, Ömer/ Oktay Özdemir, Saibe: Eşya Hukuku, İstanbul 2005 s. 728).
29. Türk Medeni Kanunu’nun 881/2. maddesine göre; ipoteğin mutlaka borçlunun taşınmazı üzerinde kurulması zorunlu değildir. Üçüncü kişi başkasının borcu için malik olduğu taşınmazı üzerinde alacaklı lehine ipotek tesis edebilir. Tesis edilen ipotek üst sınır ipoteği ise ipotek veren üçüncü kişinin sorumluluğu ipotek limiti ile sınırlıdır.
30. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacılar asıl ve birleşen davalarda, ½’şer hissesine sahip oldukları gayrimenkullerini dava dışı banka lehine 25.01.2012 tarihinde ipotek ettirerek, davalı şirkete 350.000TL kredi kullandırıldığını, bu kredinin gayrimenkulün 07.05.2012 tarihinde satışı ile elde edilen 357.500TL ile kapatıldığını iddia ederek, davalı şirketten kapatılan kredi miktarı kadar alacaklı olduklarını ileri sürmüşlerdir. Davalı şirket ise, devir işleminin yapıldığı sırada ve yapılmasından sonra devam eden bir borçmuş gibi böyle bir talepte bulunulmasının mümkün olmadığını, pay devralan ve devredenler arasında akdedilmiş "pay satın alma protokolü" uyarınca ne payları devralan dava dışı Necat Aydın'ın ne de davalı şirketin böyle bir taahhüdü olmadığını, buradaki taahhüdün pay devrinin yapıldığı sırada devam eden kefaletler için olduğunu savunmuştur.
31. Davacılar, genel kredi sözleşmesi gereğince dava dışı bankadan davalı şirketin kullandığı kredi nedeniyle müteselsil kefiller olup, kullanılan 350.000TL bedelli kredi borcu 07.05.2012 tarihinde faiziyle birlikte 357.460,25TL olarak kapatılmıştır. Kredinin alınması ve kapatılması 21.11.2012 tarihinde yapılan birleşen davada davacının hisse devir tarihinden önce sonuçlanan işlemlerdir.
32. Borçlu davalı ile banka arasında imzalanan kredi sözleşmesini birleşen dosya davacısı ... kefil sıfatıyla imzalamış ve kredi borcunu kefalet sorumluluğu çerçevesinde ödemiştir. Davacı ...'ın şirket ortaklığından ayrılmış olması kefaleten ödemiş olduğu şirket borcunu asıl borçludan talep etmesine engel değildir. Zira şirket borcunu ödemiş olduğundan BK’nın 496. maddesinde belirtilen kanuni halefiyet ilkesi gereğince alacaklının haklarına halef olmuştur. Ayrıca davacı ... 21.11.2012 tarihinde davalı şirketteki hissesini üçüncü bir kişiye devretmiş olup, bu hisse devir sözleşmesine dayalı olarak düzenlenen aynı tarihli pay devir protokolü ile pay satın alma protokolü ekinde, davacının asıl borçlu şirkete rücu etmeyeceğine dair bir hüküm bulunmadığı gibi davalı şirket bu protokolün tarafı dahi değildir.
33. O hâlde birleşen davada davacının; BK’nın 496. maddesinde belirtilen kanunî halefiyet ilkesi gereğince kefalet konusu borcu ödemekle alacaklının haklarına halef olduğundan, rücu hakkı çerçevesinde asıl borçlu davalı şirkete ödediği bedel nispetinde rücu edebileceğine karar vermek gerekirken, protokol hükümleri hatalı değerlendirilerek birleşen davanın reddi doğru değildir.
34. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere ve bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
35. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Birleşen davada davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 09.12.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.